Merhaba arkadaşlar, kanalıma hoşgeldiniz.
Paketimde beş dal
sigara kalmış. Bu, iki şeyi benim için gerekli kılıyor. 1. Yazı yazarken sigaraları
tasarruflu kullanmak. 2. Yedi senelik bir içici olarak ilk defa son üç ayda
yaptığım bu sorumsuzlukların -yeterli sigaraya sahip olmadan inzivaya geçme- izini
sürmek. Hala böyle bir hatayı nasıl yaptım bilemiyorum. Yalnız yaşayan bilir, tütün yoksunluğu
çocukmuşsun da anneni özlemişsin gibi bir histir.
Bugüne kadar
defalarca blog yazmaya karar verdim, bu kararımın sonucu olan kırk küsur taslak
şuan blog panelinde can çekişiyor. Blog yazmaya başlamak her zaman çok zor
oldu, çünkü her defasında tıpkı şuan yaptığım gibi yazma sebebimi anlamsızca
meşrulaştırmaya, okurları -sanki milyonlar okuyacakmış gibi- bu girişimimin çok
elzem bir şey olduğuna inandırmaya, yazmazsam ölecektim gibi triplerime dahil
etmeye çalıştım. Bu defa net söylüyorum, bu kadar zaman yazmadım diye ölmedimse
daha da ölmem.
Bu blog işlerinde
başka problem de tamamen yazma işinin kendisinden kaynaklanıyor. Muhtemelen
bunun edebiyat kuramlarında-edebiyat kuramı olur mu acaba- bir karşılığı da vardır.
Ne zaman yazmaya başlasam ortaya çıkan yazar personası ile aramda çok gergin
bir ilişki doğdu. Yani ne zaman bir şeyler yazsam ve ardından onu okusam yazara
karşı bir cringe duygusu hissediyorum. Bakın tekrar altını çizeyim. Utanmıyorum,
ya da kendimi eleştirmiyorum, doğrudan sanki onu bir başkası yazmış gibi düşünüyor
ve onun adına utanıyorum. Psikanaliz filan yapmaya da çalışmayalım buradan bir
yol bulduk diye lütfen.
Bu defa düşündüm
ki ben yazı yazmasam da zaten bir ton şeye cringe hissediyorum, bari yazayım da
hissedeyim.
Gerçekten de iyi
ki niye yazıyorum diye kendimi izah etmedim.
Canım sıkılıyor
arkadaşlar, canım sıkılıyor. Uzun süredir de akademik bir metin bile yazmadım,
ki hayatımın son 6 senesinde sürekli akademik metin yazdım. O yüzden ne
söylenir, nasıl söylenir pek bilmiyorum. Üslup filan hak getire, tek korkum
afilli bir filinta olup çıkmak, bu beni gerçekten kırar çünkü.
Gerçekten de iyi
ki üslup kaygısı da gütmüyormuşum.
“Bu bir şeyler
yazayım ya” fikriyle eski yazılarıma da utanç içinde bakma gafletinde bulundum.
İflah olmaz bir romantikten nasıl böyle bir serkeşe dönüştüğümü pek anlayamadım
ilk başta. Sonradan ise fark ettim ki aslında ergenliğimden bugüne kadar hiçbir
zaman diliminde kendimi kendim gibi hissetmemişim. Sürekli bir olmuyor, ben
olamıyorum, bu ben değilim, yok ben aslında böyle değildim gibi yakınmalar
içerisinde buluyorum kendimi. Buradan hareketle gerçek “ben”in aslında tam da bu noktada –
bu laf da sosyolojik konuşmaya çalışıyorum ama bir bok da bilmiyorum lafıdır-
bir “ben bu değilim, ben neyim” personası olduğunu fark ettim. Bu kişilik
tipinin bir dâhi olmamdan kaynaklandığına olan gizli inancımı ne zaman
bırakırım ve sadece melankolik bir tip olduğumu kabullenirim bilemiyorum,
hepinizden dua bekliyorum. Bir yandan da bu özel olduğunu düşünme halini
yitirirsem başıma kim bilir neler gelir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yani
bir gün birileri gelecek ve bana çektiğin tüm bu ıstıraplar aslında dâhi
olduğun içindi dese gerçekten çok rahatlayacağım. Bu birileri beni teselli
etmeye çalışan annem-babamdan ve arkadaşlarımdan biri olmadığı sürece tabi.
Şimdi burada dâhi
olmadığının farkında bir dâhi olmayan insan imajı da çizmek istemiyorum. Çünkü
dâhi olmayan insanlar kendisini dâhi gibi gösteriyor bu saçma sapan şartlarda.
O zaman demek ki ben dâhiyim. Aristo mezarında ters döndü.
Güldüm eğlendim
evet, ama fark ettiğiniz üzere “deha” bir zamanlar üzerine çok düşündüğüm bir
konuydu. İnsanın başına iş açacak cinsten olan üç hasletten biri olarak görüyorum
dehâyı. Beni kimse bu üç hasletin dünyevi olduğuna inandıramaz. Birincisi
güzellik, ikincisi dehâ, üçüncüsü sezgi.
Soyut kavramlar
üzerine düşünebilecek kafa dinginliğinde olduğum zamanlar, her oturduğum sohbette
anlattığım mikro teorilerimden cebimde bol bol vardı. Hiçbiri kanıtlanamaz
olduğu için düşündüklerimi anlatma hazzı bir takım çürütmelerle baltalanamaz, bazen
bir ay aynı mikro teoriyi anlatır dururdum[i].
Bu “insanın başına bela olan üç haslet” ismindeki mikro teorimi gelecek
yazılara saklıyorum. Umarım bu yazım son yazım olmaz. Ve umarım çok
konuşmanın insanın söylediklerinin değerini düşürmesi isimli doğa kanunu
bana işlemez.
Beni dinlediğiniz
için teşekkür ederim.
İyi dersler
arkadaşlar.
[i] Akademik reflekslerim
burada teori ve kanıtlanamazlık üzerine bir şeyler yazmaya zorluyor beni.
Yazmayacağım, zaten herkes her şeyi süper bildiği için, başkasının daha önce
yazdıklarına ekleyeceğim bir şey yok.
Yorumlar
Yorum Gönder